Özgün Proje Destek Buluyor
Ağu 01, 2013


İTÜ Haber

"Optik ve lazerler alanında lazer ışığının uzayda ve zamanda kontrolü ve uygulamaları konusundaki uluslararası düzeyde üstün nitelikli çalışmaları” nedeniyle 2013 yılı “Mühendislik Bilimleri TÜBİTAK Teşvik Ödülü” ne layık görülen İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Fizik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Selçuk AKTÜRK’le bir söyleşi gerçekleştirdik.



- Öncelikle biraz kendinizden bahsedebilir misiniz? Nasıl bir eğitim aldınız? Kariyeriniz nasıl gelişti?

Lisans derecem Bilkent Üniversitesi’nden. 2001 yılında Bilkent’in fizik bölümü bitirdikten sonra yine fizik bölümünde doktora yapmak üzere Georgia Institute of Technology’ye gittim. 2005 yılında doktoramı tamamladıktan sonra aynı üniversitede bir yıl kadar da doktora sonrası araştırmacı olarak çalıştım. Ardından iki yıl da Fransa’da Ecole Polytechnique’de 2.5 yıl doktora sonrası araştırma yaptım. Mayıs 2009’da da İTÜ’deki görevime başladım.

"ARAŞTIRMA - DERS YÜKÜ ORANI MAKUL SEVİYEDE"

- İTÜ’yü seçmenizde ne gibi etkenler söz konusuydu?
Fizik bölümünde araştırma yapmayı düşünüyorsanız Türkiye’de çok da fazla seçenek yok. Araştırma altyapısı iyi olan, araştırmaya önem veren bir üniversitede çalışacaksınız. İTÜ bunlardan birisi. İTÜ’nün hakikaten araştırmaya önem veren bir altyapısı var ve bunu destekleyen en önemli unsurlardan biri de araştırma ve ders yükü dağılımının oldukça makul seviyede olması. Uluslararası standartlarla karşılaştırdığımızda yine makul seviyede olduğunu görmekteyiz. Dolayısıyla araştırma yapmak için yeterince vaktiniz kalıyor.  

- Yurtdışındaki çalışmalarınıza burada devam ediyor musunuz?

Bir öğretim üyesinden geçmişte yaptığı çalışmaların devamını yapması, fakat kendi görüşünü ve yenilikleri katacak şekilde bir araştırma yapması beklenir. Benim yaptığım da bu aslında. Dolayısıyla, geçmişte elde ettiğimiz birikimi tecrübeyi elbette kullanıyoruz ama yeni kendi geliştirdiğimiz fikirleri de devreye koyuyoruz. Tamamen eski yaptığımız şeylerin devamı niteliğinde değil kesinlikle. Yeni şeyler de yapıyoruz, zaten işin zevkli heyecanlı yeri de bu. Kendiniz bir araştırmada öncü oluyorsunuz.

"İTÜ’DE ARAŞTIRMA ÖZGÜRLÜĞÜ VAR"

- Çalışma alanlarınıza geçmeden önce, yurtdışında gördüğünüz araştırma kurumları ve üniversitelerle İTÜ’yü karşılaştırırsanız ne gibi şeyler söyleyebilirsiniz?

Ders yükü dağılımı üniversitenin çok önemli bir avantajı aslında. Her zaman dile getirdiğim bir avantajı. Pozitif yanlarıyla devam edeyim. Akademik ortamın en çok tercih edilme sebeplerinden biri akademik özgürlüktür. Bence bunun göz önünde olması gereken en büyük boyutu araştırma özgürlüğüdür. Bilimsel olarak bir şeye ilgi duyuyorsanız araştırmanızı tamamen o şekilde yönlendirirsiniz. Ne ilginizi çekiyorsa neye merak duyuyorsanız onu araştırırsınız. Hiçbir yetkili de size bunu yapmanı istemiyorum şunu yapmanı istiyorum gibi bir şey söylemez. Bu çok önemli bir avantajdır. İTÜ’de de bu çok uygun bir şekilde yaşanıyor. Bu çok olumlu çok güzel bir şey akademiyi tercih etmemizdeki en önemli etkenlerden biri de bu.

"ÖZGÜN PROJE DESTEK BULUYOR"

İTÜ’nün batılı ülkelerdeki üniversitelere göre bir diğer avantajı var o da devlet tarafından ayırılan bütçenin giderek artması. Özgün bir proje ortaya koyduğunuz zaman bütçe bulmanız diğer üniversitelere göre daha kolay. Rekabet batıya göre daha az. Bu durum ne kadar uzun sürer belli değil ancak Türkiye’deki araştırmacılar batıya göre oldukça şanslı durumda. Örneğin ABD’de proje kabul oranları %5-7 civarına düşmüş durumda. Dolayısıyla çok çok iyi bir proje yazmanız da yeterli olmuyor başka insanlarla da yarışıyorsunuz. Türkiye’de kendinizle yarışıyorsunuz yapılabilir bir proje ortaya koyduğunuz zaman pek çok farklı kuruluş tarafından destekleniyor. İTÜ’nün kendi destekleri var. Başarılı bir proje ortaya koyduğunuz zaman birçok destek alma şansınız var.  

"ÇOCUĞUMUN DOĞDUĞU GÜN İSTANBUL’A GELDİM"

- Şunlar güçlendirilse daha iyi olur diyebileceğiniz bir şey var mı?

Bunun yanında işi zorlaştıran (şimdi biraz da negatif yönlerinden bahsedeyim) tipik ve en çok duyduğumuz sorun bürokrasi. Önümüzü en büyük anlamda tıkayan veya bizi yavaşlatan şeyler genelde bürokratik engeller ve mevzuatın eski oluşu. Bunlar belki de kısa sürede değişmesi gereken şeyler. Çok kısa bir örnek verecek olursak: benim atamamda da gerçekleşti hâlâ da devam ediyor. İlk önce yardımcı doçent atamasında bir İngilizce sınavından geçmeniz gerekiyor. Sözlü ve yazılı olarak. Yazılı sınavda 200 kelime Türkçeden İngilizceye İngilizceden Türkçeye çeviriyorsunuz. Sözlü sınavda da 10-15 dakika sunum yapıyorsunuz. Şimdi 10 yıl ABD’de yaşamış bir kişiyi ders anlatabilir mi diye 10 dakikalık bir sınava tabi tutmak komik ama yönetmelik gereği kimseye bir şey demiyoruz. Ancak artık bunların değişmesi gerekiyor. Onlarca sayfa tez yazmışsınız 200 kelime çevirmek için sınava giriyorsunuz. Benim çocuğumun doğduğu gün bu sınav vardı ve ben az kalsın İTÜ’ye gelemiyordum. Çocuğum doğdu ve ben uçağa atlayıp İstanbul’a gelmek zorunda kaldım.

- Biraz da çalışma alanlarınızdan bahseder misiniz?

Çalışma alanım genel olarak optik. Optiğe ilgim lisansta başladı. Bilkent üniversitesinin optik alanında çok iyi bir altyapısı var. Burada da aynı şekilde lisans döneminde araştırmalara katılabiliyorsunuz. Oradayken kısmen araştırmalara katılma fırsatı buldum ve optik çok ilgimi çekti, çok hoşuma gitti ve  heyecan verdi bana ve doktora sonrasında da bu alanda çalışmaya karar verdim.  Doktora sonrasında da başvuru yaparken optik alanında araştırma yapan ve optik alanında çalışan yerleri tercih ettim ve Georgia Tech’de de doktora yaptığım grupta optik alanında oldukça güçlü ekipler vardı.

- Peki neden optik?

Işık binlerce yıldır, belki de insanoğlunun “görme”ye başlamasından itibaren araştırılmasına rağmen hâlâ gizemini koruyor. Önü asla kapanmayan, hatta ilerledikçe önü açılan bir alan. Bir şeyleri buldukça arkası geliyor.  Hem kuramsal anlamda hem de temel fizik anlamında cevabını bulabileceğimiz pek çok şey var. Hem de uygulama olarak çok yerde kullanılabiliyor optik. Telekomünikasyondan lazerle ameliyata kadar her yerde optik karşınıza çıkabiliyor, dolayısıyla hem temel fizik merakınızı tatmin edebilir hem de uygulamalı bir şeyler ortaya koyabilirsiniz.

"SANİYENİN MİLYAR KERE MİLYONDA BİR HIZINDA YANIP SÖNEN LAZER"


- Biraz daha detay verebilir misiniz?

Tabii ki… Konumuz optik, optiğin altında da lazerler ve ultra hızlı lazerler diye bir kategorizasyon yapayım önce. Ultra-hızlı lazer dediğimiz konu şu: normalde lazerler yüksek parlaklığa sahip bir ışık kaynağıdır ama tabiri caizse çok saf bir ışık kaynağıdır. Başka türlü elde edemeyeceğiniz bir ışık kaynağıdır. Darbeli lazer dediğimiz şey ise şu: bu tip bir lazerin düğmesine basıp açtığımızda buradan sürekli ışık çıkmaz çok kısa darbeler halinde ışık çıkar. Bu aralık saniyenin binde biri olabilir milyonda biri olabilir milyarda biri olabilir ya da katrilyonda biri olabilir. Şimdi bu kulağa hoş geliyor. Femtosaniye, bir saniyenin milyar kere milyonda biri.  Femtosaniye lazer kullanmamızın önemli sebebi şu: biz genelde çalışmalarımızın büyük bir kısmında darbeli lazerle malzeme işleme yapıyoruz. Lazer ışığını bir malzeme üzerine odaklıyoruz ve bölgesel olarak bir buharlaştırma gerçekleştiriyoruz. Malzeme işlemenin özü budur aslında. Femtosaniye lazer kullanmamızın bize getirdiği avantaj şu ki. Lazer o kadar kısa süre içerisinde gelip gidiyor ki malzeme “neye uğradığını anlamıyor”. İlk olarak darbe femtosaniye içerisinde enerjisini malzemenin elektronlarına aktarıyor. Bölgesel olarak çok sıcak elektronlar elde etmiş oluyoruz ama bu elektronlar sıcaklıklarını geniş bir bölgeye aktarmaya vakit bulamıyorlar. Çok kısa bir süre içerisinde buharlaşma gerçekleşiyor. Dolayısıyla ısınmadan buharlaşma gerçekleşiyor. Bu da aslında çok önemli bir avantaj.  

"GÖZ AMELİYATINDAN PATLAYICI MADDELERE"

Eskiden göz ameliyatlarında göz kusurunu düzeltmek için bıçakla kapakçık oluşturulurdu, artık femtosaniye lazerle kapakçık oluşturuluyor. Bu özelliği sayesinde göze hiçbir zarar vermeden, ısıl etki oluşturmadan buharlaştırabiliyor. Malzeme kategorileri oldukça geniş bu biyolojik dokular olabilir, canlılar, yüksek patlayıcılıktaki maddeler (ısınmadıkları için) üzerinde bile işlem yapabiliyorsunuz tamamen güvenli bir şekilde. Laboratuvarımızda yapıyoruz bu çalışmaları. Yüksek güvenlikli laboratuvarlarda bu çalışmalar yapıldı. Biz neler yapıyoruz: bizim çok özel olarak çalıştığımız birkaç malzeme grubu var. Bunlardan birisi ince metal filmler. Metaller üzerinde nanometreye kadar düşen hassasiyetlerde yapılar oluşturuyoruz ve bu yapıların ışığı geçirgenlikleri ortama çok bağlı olduğundan bu yapıları sensör olarak kullanabiliyoruz. Genel olarak plazmoik denir bunlara. Bahsettiğim yöntemi kullanarak sensörler geliştiriyoruz. Yine tıp alanında ortak çalışmalarımızla geliştirdiğimiz yöntemler var. Çok yakın bir zaman önce diş üzerinde braket yapıştırmaya uygun bir yöntem geliştirdik yine femtosaniye lazer kullanarak. Burada yine dişe hiçbir zarar vermeden ve hassas bir detektörle bile algılanamayacak kadar bile ısı artışı olmadan yaptık çalışmamızı. Hiçbir şey hissetmeniz mümkün değil.

Son olarak yine kendi kişisel ilgimden yola çıkarak başladığım başka bir alandan bahsedeyim lazerle tarihi eser temizleyebiliyoruz. Burada yine işin temeli ortama en az zarar vererek pek çok tarihi eserde yine bu özellikten faydalanılabilir. Bu yöntem aslında 1970’lere dayanıyor. Femtosaniye lazer yokken daha uzun darbeli lazerlerle taş üzerinde izleri silme çalışmaları da başlamış ve oldukça da yaygın kullanılıyor. Femtosaniye lazerle biz daha hassas malzemelerde çalışabiliyor ve temizlik yapabiliyoruz. Son yaptığımız çalışma da Türk- İslam el yazmalarında kullanılan kağıt malzemeler üzerinde oluşan kir tabakasını femtosaniye lazerle temizledik.  Kâğıdın lifleri ortaya çıkmadan kağıt üzerindeki lekeleri tamamıyla temizledik.

-Bunların patentleri oluyor mu peki ?

Evet, tabi ki patentlenecek şeyler var. Başka konularda da patent başvurularımız var. Yine laboratuvarda yaptığımız çalışmalardan belki de TÜBİTAK ödülüne katkısı olan çalışmalardan biri mesela: Huzme şekillendirme olarak adlandırdığımız bir çalışma bu. Normalde lazerden çıkan ışının belli bir şekli vardır,  yuvarlaktır ve kenarlara doğru hafif kuyrukları vardır. Biz bu huzmeyi bir “kara kutu”dan geçirip şekillendiriyoruz. Buradan geçtikten sonra huzme olağanüstü davranmaya başlıyor. Bu huzme işlemden sonra odak noktasını çok uzun koruyor ve belli bir odak çizgisi elde ediyoruz. Uygulamalarda işimize yarıyor. Huzmenin odak noktasının doğrusal değil parabolik hareket etmesini de sağlayabiliyoruz. Bunun adına ivmelenen huzmeler deniyor.  Bunu üretmek için özel bir yöntem geliştirdik bunun için uluslararası bir patent başvurumuz var.

"TÜRK – İSLAM ESERLERİ LAZERLE TEMİZLENECEK"

-Üzerinde çalıştığınız başka ne tip uygulamalar var?

Metal üzerinde nanoyapılar oluşturulmasını gerçekleştiriyoruz ve bu yapı işimizi oldukça kolaylaştırıyor. Diğer sistemlerde bu çalışma sürekli kullanıcı müdahalesi gerektiriyor. Önümüzdeki dönemde de lazerle tarihi eser temizliğini daha ileri safhalara götürmek istiyoruz. Önümüzde çok geniş bir malzeme kitlesi var. Türk- İslam eserlerini lazerle temizlenmesine yönelik çalışmalarımız da var bu aslında bizim oldukça ilgimizi çeken ve devam etmek istediğimiz bir alan. Mikro akışkan teknolojisi üzerine çalışmayı da düşünüyoruz. Mikrometre boyutunda malzemeleri işleyerek içlerinde akışkanların hareketine uygun hale getiriyoruz. Bu sistemleri kullanarak karmaşık bir düzeneği çok küçük bir ortamda yapabiliyorsunuz. Bunlarla ilgili ticari ürünler sunulmaya başlandı.

-Biraz da öğrencilerinizden konuşalım. Yeni kayıt yaptıran Fizik Mühendisliği öğrencilerine ne gibi önerileriniz olabilir?

Bu konuda Rektör Bey’in çok önemli bir katkısı oldu. Bir gazeteye verdiği röportajın hemen başında “Ben olsam fizik mühendisliğini okurdum” dedi. Çok şaşırdık, çok da mutlu olduk elbette. Burada ilginç bir durum var aslında fizik okumak isteyen fiziği merak eden çok öğrenci var. Hem kendilerinin hem de ailelerinin kafasında doğal endişeler var. Tercih döneminde öğrencilerle yüz yüze geliyoruz, yönlendiriyoruz, bilgilendiriyoruz. En fazla karşılaştığımız sorulardan bir tanesi “Ben fiziği çok seviyorum, okumak istiyorum ama mezun olduktan sonra ne yapabileceğimi bilmiyorum veya mezun olabilir miyim onu bilmiyorum” şeklinde korkular var. Bunların ikisi de yersiz şeyler aslında bunu yenen öğrenciler belki bunun en önemli kanıtlarından bir tanesi mezun olanlar ve başarıyla mezun olan öğrenciler. Hepsinden önemlisi aslında öğrencinin bir şeyi sevmesi ve motivasyonu. Eğer sevmediğiniz bir bölümdeyseniz yani motivasyonunuz yoksa ne olursanız olun iyi bir durumda değilsinizdir. Fiziği seviyorsanız, doğanın işleyişine ve fiziğin uygulamalarına ilgi duyuyorsanız artık önünüz tamamen açıktır.

"LABORATUVARLARIMIZ LİSANS ÖĞRENCİLERİNE DE AÇIK"

Öğrencinin motivasyonu ve ilgisi varsa biz öğrencilere son derece geniş imkanlar sunuyoruz. Araştırma laboratuvarlarımıza lisans düzeyindeki öğrencilerimiz gelip katılabiliyorlar. Belli bir araştırma grubunda da bu şekilde gelip katılan öğrencilerimiz var ve oldukça keyifli işler yapıyorlar. Fizik aslında uygulamalı bir alan. Tamamen temel fiziksel düşündüğünüz bazı şeyler bir uygulamasının olmayacağını düşündüğünüz şeyler ileri de hiç tahmin edemeyeceğiniz yaygınlıkta uygulamalara yol açabiliyor. Lazer bunlardan bir tanesi. Einstein 1915’te makalesinde yazarken lazerle ilgili en ufak bir şey yok aklında hatta bu söylediğim stimulated emission bahsettiğim o etkinin teorik olarak uygulama açısından herhangi bir faydaya neden olabileceğini düşündüğünü de zannetmiyorum. Bakıyorsunuz 45 yıl sonra bu öyle bir yere geliyor ki bir bilgisayarınız varsa içinde lazer vardır en basitinden.

"ÖNCE BİLİMİ HAZMEDEREK ÖĞRENMEK, SONRA BEN NE YAPABİLİRİM DEMEK GEREK"

-Çok aktif bir bilim insanı görüntüsü veriyorsunuz. Sizin kadar aktif olamayan, doktorasını yeni bitirmiş, bilim dünyasına girmek isteyen insanlara ne gibi öneriler getirebilirsiniz?
Geriye doğru baktığımda düşünsel olarak da belli safhalardan geçtim. Dolayasıyla insanın sürekli kendisine yeni bir bakış açısı geliştirmesi lazım. Bilim adamı olabilmek veya üniversitede bir akademisyen olabilmek oldukça uzun bir süreçtir. Lisans eğitimini tamamlamak, yüksek lisans yapmak ve doktorasını tamamlamak ve ancak ondan sonra akademisyen olabilme eşiğine gelmiş olabiliyorsunuz. Burada en önemli şeylerden birisi bağımsız düşünebilme ve bağımsız araştırabilme kabiliyetidir. Bunu tabii ki bir lisans öğrencisinden bekleyemezsiniz, hatta bunun tam tersi olmalıdır. Lisans öğrencisiyseniz insanların neler yaptığını önce öğrenmeniz lazım, yoksa olmaz.
Çok heyecanlı, çok hevesli, çok akıllı ve motive öğrenciler var, projelerle gelen. Ama bu belki yıllar önce yapılmış bir şey. Dolayısıyla önce bilimin ne durumda olduğunu çok iyi bir şekilde hazmederek öğrenmeniz lazım, tabii ki her zaman açık fikirli olabilecek şekilde, dogmasal hiçbir şeylere girmeyecek şekilde. Ardından siz öğreniminize devam ederken belki doktoranın ortalarından sonra artık ben ne yapabilirim, literatürde ne eksikler var, hangi problemlere çözüm üretilmemiş bunu düşünmek gerekiyor. Bu aslında işin en zor kısmı ama en önemli kısmıdır. Kendiniz doktora hocanızdan, doktora sonrası çalıştığınız kişilerin tecrübelerinden en üst düzeyde faydalanırsınız ama hepsini harmanlayıp tüm bu öğrendiklerinizi harmanlayıp kendi görüşlerinizi kendi fikirlerinizi de ortaya katıp yeni bir şey ortaya koymanız lazım. Bilim ancak bu şekilde ilerler ve gerçekten bilim yapmak isteyen insandan bunu yapması bekleniyor. Diğer bilim adamlarının yaptığı şeyin aynısını yapmak veya onları tekrar etmek çok da heves edilecek bir şey değildir.

- Peki o motivasyonu nasıl bulacak insanlar?

Bu çok kolay bir şey değil, çok kolay açıklanabilecek bir şey de değil aslında ama bu akademik ortamda her zaman karşınıza çıkar. Bir makale yazdığınız zaman ilk olarak ne kadar yenilikçi diye bakılır, belki iş ararken, atama yükseltmelerde de ilk onlara dikkat edilir. Bu çok uzun yıllar belki sistemden geçtikten sonra tecrübeleri edindikten sonra daha kolay hissedebileceğiniz bir şey. Çeşitli yöntemleri var literatürü sürekli takip etmek, zihinsel olarak sürekli aktif olmak belki konferanslar vasıtasıyla belki başka vasıtalarla bilim adamlarıyla sürekli iç içe olmak. Bunlar insanın zihnini aktif tutan ve kendisinin de bir şeyler ortaya koymasını sağlayamaya itecek şeyler. Eğer kişinin eğilimi de varsa ve bu söylediğim şekillerde etkileşimde bulunuyorsa çoğu kez istemsiz olarak ortaya çıkıyor aslında.

"KAMPÜSTE HER AN FİZİK DÜŞÜNEBİLİYORUM"

- Bir gününüzün kaç saati fizik çalışmakla geçiyor?

Kampüs ortamının güzelliği de bu. Gün içerisinde neredeyse her zaman. Fizik derslerini de bahsettiğim faaliyetlerin dışında görmüyorum. En temel dersimizi anlatırken bile aklınıza daha önce hiç düşünmediğiniz bir şey gelebiliyor ve son derece olağan bunlar. Daha farklı daha ileri seviyedeki yüksek lisans, doktora derslerinde araştırmanızla ilgili konuları anlatabiliyorsunuz. Hem öğrencilerle etkileşirken hem de anlatırken kendinizin daha iyi özümsemenizi sağlıyor. Eğitim bu işin çok önemli bir parçası. Bahsettiğim işlerin hiç birini tek başıma yapmadım oldukça geniş bir grubumuz var.

- Fizik dışında nelerle uğraşırsınız?

Doğa sporlarına oldukça ilgim var. 2-3 günlük tatil bulduğum zaman çadırımı, çantamı alıp bazen tek başıma bulabildiğim zaman birkaç arkadaşımla birlikte bir ormanda veya dağda vakit geçirebiliyorum ve tamamen zihinsel olarak yenilendiğimi hissedebiliyorum.