Yıl Dönümünde 17 Ağustos’u ve Marmara’yı Yeniden Düşünmek
Ağu 17, 2016


17 yıl önce bugün, 17 Ağustos 1999’da, saat 03:02’de büyük bir doğal âfetle karşılaştık. 45 saniye süren ve ülkemizde hem can hem de mal kaybı açısından büyük bir yıkıma neden olan 7.4 şiddetindeki Marmara Depremi ile birlikte, Türkiye’nin bir gerçeği olan deprem riskiyle bir kez daha yüzleştik. On binlerce insanımızı kaybettiğimiz o geceden sonra bir deprem kuşağı olan coğrafyamızda, toplum olarak daha bilinçli olmaya gayret ettik ve başta üniversiteler olmak üzere birçok araştırma kuruluşu araştırmalarına hız verdi.



17 Ağustos Depremi’ne sebep olan Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın Marmara Denizi’nde kalan parçası üzerine yoğunlaşan araştırmalarda, Türkiye’den en büyük katkıyı yapan kuruluş ise üniversitemiz oldu. Aradan geçen 17 yılda araştırmaların geldiği noktanın değerlendirilmesi, bundan sonraki süreçte deprem riski açısından Marmara’yı neler beklediğini ve olası bir depreme ülke olarak hazır olup olmadığımızı, Marmara Denizi’nde 1999’dan beri süren araştırmaların ve konuyla ilgili uluslararası projelerin hemen hemen tamamına doğrudan katılan akademisyenlerimize sorduk. Jeoloji Mühendisliği öğretim üyesi ve Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü Üyesi Prof. Dr. Â. M. Celal Şengör, Jeoloji Mühendisliği öğretim üyelerimiz Prof. Dr. Namık Çağatay, Prof. Dr. Ziyadin Çakır ve Yrd. Doç. Dr. Gülsen Uçarkuş ile İTÜ Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü’nden Doç. Dr. Sinan Özeren’in katıldığı röportajımızı okuyarak 17 Ağustos’un yıl dönümünde, ülkemizin bir gerçeği olan deprem konusunda daha fazla bilgiye sahip olacaksınız.



17 Ağustos 1999 depreminin üzerinden tam 17 yıl geçti. Deprem araştırmalarında bugün geldiğimiz nokta nedir?

Prof. Dr. Â. M. Celal Şengör: Ülkemizin yaşadığı birer âfet olan ve pek çok vatandaşımızın canını ve çok daha fazlasının da malını kaybetmesine neden olan 1999 depremlerinden sonra, dünyanın gözünün Marmara Denizi'ne çevrilmesiyle, bu deniz bir anda dünyanın en iyi bilinen iç denizi hâline geldi. Bir Arap atasözü "Gözyaşı dökülmeden büyük bir iş yapılamaz." der. Maalesef bu söz, 2000 yılından bu yana Marmara'da yapılan jeolojik araştırmalar için de geçerlidir. Pek çok ülkeden kurumların katıldığı bu araştırmalarda, Türkiye tarafındaki arslan payı İstanbul Teknik Üniversitesi'ne aittir. Gerek araştırmaların başlatılması gerekse de çalışmaların koordinatörlüğü İTÜ tarafından yapılmıştır. Bu sonuçların kullanılarak şehrin emniyetinin sağlanmasına yönelik çalışmalarda da başı Kandilli Rasathanesi çekmiştir. Bu iki kurumumuzun eş güdümlü çalışmaları, bundan sonra yapılacak olan benzer büyük projelere örnek olmalıdır.

Çalışmalardan çıkan temel sonuç, İstanbul'u önümüzdeki on yıllar içinde âfet şeklinde gerçekleşecek bir veya iki depremin beklediğidir. Eğer deprem bir defa olursa, ulaşacağı en yüksek büyüklük 7,6 olabilecektir. Bu da sahil bölgelerinde şiddetin 10'a dahi varabileceği anlamına gelir. İki deprem için iki farklı senaryo vardır. Bunlardan biri, her ikisinin de yanal atımlı depremler olabileceğidir. Bu daha düşük ihtimalli görülmektedir. 7.6'lık tek ve büyük bir yanal atım depreminden sonra Çınarcık havzasının güneyindeki normal faylardan birinin de 7 büyüklüğünde bir deprem oluşturabileceği ihtimal dâhilindedir. Böyle bir depremin etkileri, aynen 1894'te olduğu gibi İstanbul içlerine kadar uzanabilir.

Her hâlükârda, deprem(ler)in en şiddetli etkileyeceği yerler İstanbul'un sahil semtleridir. Yapılan çalışmalar, fayın büyük ölçüde Çınarcık havzasının kuzeyinde kilitlendiğini göstermektedir. Deprem, bu kilidin kırılmasıyla burada başlayabilir.

Bir diğer tehlike de Marmara Denizi içinde depremin tetikleyeceği yer kaymalarıdır. Bu kaymalar tsunami (deprem dalgası) oluşturabilirler. Yeşilköy için yapılan özgün bir çalışmada, burada tsunami dalgasının sahildeki yüksekliğinin 7 metreye varabileceği görülmüştür.

Prof. Dr. Namık Çağatay: İTÜ önderliğinde, özellikle 1999 depremlerinden sonra, Marmara Denizi’nde Avrupa Birliği destekli projeler yapıldı. Bunların başlıcaları arasında; ESONET NoE (Avrupa Denizleri Gözlemleri Mükemmeliyet Ağı), EMSO (Avrupa Çok Disiplinli Deniz Gözlem Evi), MARNAUT ve MARSITE projeleri sayılabilir. Bu projelerin amacı Marmara Denizi’nde deprem riskini değerlendirmek fayları haritalamak, değişik fayların günümüzde ve geçmişteki etkinliğini araştırmaktır. Nihai bir amaç da faylar boyunca çıkan gaz ve sıvıların miktar ve bileşimi ile deprem etkinliği arasındaki ilişkiyi araştırmak, fay hareketlerini izlemek amacıyla çok disiplinli ve uzun süreli gözlemler yapacak deniz tabanı gözlem istasyonları kurmaktır.

Yakın zamanda İTÜ’nün EMCOL Araştırma Merkezi’nde Ulusal Jeodeji ve Jeofizik Birliği (TUJJB) tarafından desteklenen bir proje kapsamında, Marmara Denizi’nde son birkaç bin yılda oluşmuş eski depremlerin deniz tabanında birikmiş çamurlardaki izleri araştırılmış ve tarihlendirilmiştir. Bu çalışma, deniz tabanındaki değişik fay parçalarının zaman içerisindeki davranışı, yani deprem üretme riski konusunda önemli bilgiler vermiştir.



Marmara denizi içinde meydana gelen küçük ve orta büyüklükte depremler bile İstanbulluları huzursuz ediyor. Bu depremler beklenen Marmara Depremi için bir alarm olabilir mi?

Prof. Dr. Ziyadin Çakır: Bu tür küçük depremler, Kuzey Anadolu Fayı’nın geniş bir alana yayıldığı Marmara Bölgesi’nde her an ve her yerde oluşabilir. Bu nedenle bu tür, yani tek tük oluşan depremlerin beklenen büyük Marmara Depremi’nin bir göstergesi, yani öncü şokları olabileceği görüşü bilimsel bir temele dayanmıyor. Dar alanda giderek artan bir sismik aktivite, bir ihtimal öncü şok aktivitesi olabilir. Ancak bu tür aktiviteler, çoğunlukla büyük deprem üretmeden sona erer. Bu nedenle bunların öncü olduğunu deprem olmadan anlamak, günümüzde mümkün değildir. Marmara Denizi içerisinde büyük bir deprem olacağı bilimsel olarak ortaya konmuş bir gerçektir. Ancak ne zaman olacağı konusunda bir bilimsel tahmin mevcut değildir ve deprem olma olasılığı her geçen gün giderek artıyor.

Yaklaşık 10 yıldır Marmara Denizi’nde depremle ilgili birçok uluslararası proje yürütüldüğünü biliyoruz. Son yıllarda yapılan projeler hakkında bilgi verir misiniz?

Prof. Dr. Ziyadin Çakır: Hâlen devam eden MARSITE projesinin amacı farklı disiplinlerden araştırmacıları bir araya getirerek Marmara Denizi ve civarında depremle ilgili birçok farklı aktivitenin izlenmesini koordine etmektir. Proje, Boğaziçi Üniversitesi tarafından koordine edilmekte olup üniversitemiz proje ortağıdır. İTÜ olarak projedeki temel görevlerimiz Marmara Bölgesi’nin sismoloji ve tektoniğinin yeni gözlemler ve veriler ışığında yeniden değerlendirilmesidir. Bu amaçla Marmara Bölgesi’nde yapılan çalışmaları ve aktif fayları içeren bir veritabanı oluşturuldu. Marmara Bölgesi’ndeki deprem tehlikesinin daha doğru bir şekilde anlaşılabilmesi için son iki bin yıl içinde oluşan tarihsel depremler yeniden inceleniyor.

Doç. Dr. Sinan Özeren: MARSITE projesi çerçevesinde yürütülen çalışmalardan en önemlisi, Japon bilim insanlarının çalışmasına ek olarak, Marmara Denizi’nin dibinde su altinda ilk defa kurulan deniz tabanı gözlem istasyonları ile fayın hareketi direk olarak ölçülebilecek. Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın karadaki bölümünün hareketi GPS çalışmaları kapsamında uydular ile doğrudan ölçülebiliyordu. Fakat deniz altından geçen bölümü için elimizde ölçüm bulunmamaktaydı. Bu tip bir çalışma, Akdeniz’in hiçbir bölümünde yapılmadı ve bugün ilk kez Marmara Denizi’nde yapılıyor. Bu çalışmanın sonuçları Kuzey Anadolu Fayı’nın davranışı ile ilgili doğrudan ölçüm yapmamızı sağlayacak.

Son dönemlerde Marmara’daki gaz çıkışları gündemde, bu konuyla ilgili bize bilgi verir misiniz?

Doç. Dr. Sinan Özeren: Gaz çıkışlarıyla ilgili en kapsamlı çalışmayı 2007 yılında Fransız ortaklarımızla MARNAUT seferinde gerçekleştirdik. NAUTILE adlı denizaltı ile yapılan İTÜ’den hocalarımızın bizzat katıldığı bu dalışlarda gaz çıkışları gözlemledik. Daha çok biojenik kökenli olan gazın, tatlı su (Marmara Denizi 12 bin yıl önce göl olduğu için aşağı seviyelerde tatlı su bulunuyor.) ile berber çıktığı tespit edildi. Gaz çıkışlarını depremle anlamlandırmak doğru değil ama bu durumu, fayın o anki durumuyla ilişkilendirebiliriz. 1999’daki deprem sonrası deniz içindeki faylarda artan gerilimin etkisiyle bu çıkışlar artmış olabilir. Yani gerilme, alandaki değişime tepki olarak çıkıyor olabilir.


Depremle yaşamayı öğrendik mi?


Yrd. Doç. Dr. Gülsen Uçarkuş: Öğrenemedik. Kamuoyunun artık “Deprem olacak mı?” ve “Deprem ne zaman olacak?” sorularından uzaklaşması gerekiyor. Çünkü Türkiye aktif fay kuşağı üzerinde; bu nedenle orta ve büyük ölçekte depremler burada her zaman olabilir ve bununla yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor. Amerika, Japonya, Çin, Yeni Zelanda, Şili gibi aktif fay hatları üzerinde bulunan pek çok ülke de deprem riski gerçeğiyle yaşıyor.

Bu noktada medyanın üzerine düşen önemli bir görevin ise kamuoyunu doğru bilgi ile buluşturmak olduğunu düşünüyorum. Konunun doğrudan uzmanı olan kişilerden bilgi almak, deprem riski konusunda temelsiz tartışmalara yer verilmemesi gibi noktalar oldukça önemlidir. Örneğin; 1999 depremi sonrası yapılan haberlerde oluşan bilgi kirliliği kamuoyu üzerinde bu noktanın önemini gösterdi. Bu bağlamda düşündüğümüzde, akademisyenlerin de demeç verirken bu hassasiyeti göz önünde bulundurması gerekiyor.



Son 10 yıldır Marmara Denizi’nde on beşe yakın büyük çapta uluslararası projeyle son derece sofistike veri setleri elde edildi. Marmara Denizi tabanına insanlı ve insansız denizaltı dalışlarından, yüksek çözünürlüklü batimetri ve sismik yansıma verilerine, eski deprem kayıtlarını incelemek için alınan çökel karotlarına kadar yer bilimlerinin çalışma alanı için son derece önemli uygulamalar yapıldı. Bu veri setleri, Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın deniz içerisinde 1999 depremi öncesi bilinmeyen birçok özelliğinin tespit edilmesini ve bu konuda onlarca tezin ve yüzlerce bilimsel yayının üretilmesine olanak sağladı. Bu anlamda Marmara Denizi uluslararası bir laboratuvar oldu diyebiliriz. Şu an bilgi üretmek konusunda hiçbir sıkıntımız yok.

Haber: İTÜ Kurumsal İletişim Ofisi